Futbol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Futbol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Ekim 2010 Pazar

Uyum Süreci

Futbol sohbetlerinde en sevmediğim laftır uyum süreci. Başarılı olamayan futbolcu için uydurulmuş bir kılıftır. Neyin uyumundan bahsediyoruz ki. Adamdan beklenen yıllardır yaptığı işi, ekmek parasını kazandığı oyunu oynaması. Bu nedenden uyum süreci kötü futbolcuya biraz daha zaman kazandırmaktan başka bir şey değildir. Uyum süreci dediğiniz zaman geçtikten sonra da o futbolcudan aldığınız verimde gözle görülür bir artış olmadığını fark edersiniz. Oysa kaliteli futbolcunun lugatında uyum süreci diye bir şey yoktur. O, ekmek parasını kazandığı işi nerede olsa en iyi şekilde yapabilir.

Türkiye'ye gelip de başarılı olan yabancı futbolcuları hatırlıyorum. Hepsi gelir gelmez takımlarına doğrudan skora etki edecek katkıyı yapmaya başlamışlardı. Hagi, Pierre Van Hoijdonk, Alex ya da Baros için uyum süreci diye bir şey olmadı. O yüzden yöneticiler ya da spor yazarları bir futbolcu için uyum sürecinden bahsediyorsa bilin ki o futbolcunun takımınıza pek bir faydası olmayacak.

Kezman ve Guiza için 4 yıl boyunca uyum sürecinin tamamlanmasını bekleyen Fenerbahçe taraftarı Mamadou Niang'ın gelmesiyle uyum süreci lafının gerçekçi olmadığını gördü. Dün akşam Fenerbahçe Gençlerbirliği'ni 3-0 yenerken Niang Fenerbahçe formasıyla çıktığı 6 . maçta gol sayını 8'e çıkardı. Guiza'nın bu sayıya ulaşması için kaç hafta uyum süreci beklemiştik?

3 Temmuz 2010 Cumartesi

Futbol Devrimi

Bir önceki postun sonunda sorduğumuz sorunun cevabını aldık. Almanlar üst üste 15. kez dünya kupası çeyrek finalisti oldular. Bununla da yetinmeyip kupa öncesi herkesin favori olarak gördüğü Arjanin'i 4-0 yenerek yarı finale de adlarını yazdırmış oldular. Adamlar yıllardır futbolda hep zirveye oynuyorlar zaten. Futbol devrimi de nereden çıktı diyebilirsiniz. Bana göre bu devrim 2006 yılında Klinsmann'la başladı. Yıllardır hep zirveye oynayan ancak iyi futboldan ziyade maçı sonuna kadar bırakmamasıyla bilinen bir Almanya vardı o yıla kadar. Bu özelliklerinden dolayı da futbolseverler tarafından Latin Amerika ülkeleri ya da Hollanda kadar sempatik bulunmuyorlardı .

1990'da Dünya Şampiyonu, 1996'da Avrupa Şampiyonu olan, 2002 Dünya kupasında final oynayan takımlar da iyi takımlardı, ancak seyir zevki açısından taraftarları tatmin etmediler. Ancak Klinsmann'ın 2006'daki Almanyası turnuva stratejisi açısından adı yıllarca İtalya ile birlikte anılan Almanya'nın imajını düzeltmeye başladı. 2006'da hücumu düşünen kanat organizasyonları yapan bu bambaşka Almanya'nın, yıllardır oynadığı defansif futbol konusunda devrim yapmaya niyeti olmayan İtalya'ya elenmesi ise kaderin bir cilvesi olsa gerek.

2 yıl sonra Avrupa Şampiyonası'nda benzer bir Almanya vardı. Çeyrek finalde Portekiz'i yarı finalde milli takımımızı 3-2'lik skorlarla geçtiler, finalde ise tıpkı kendileri gibi takım olmayı başarabilmiş İspanya'ya boyun eğdiler.

2006'dan bu yana çok da fazla değişikliğe uğramayan kadroları artık tam bir makine düzeninde işliyor. Bu sayede bireysel olarak bakıldığında belki de hiçbiri mevkilerinde Dünya'nın en iyileri arasında sayılmayan bu adamlar önce İngilizler'i ardından da Arjantin'i 4 golle geçtiler. Eğer muhtemel yarı final ve final rakipleri olan İspanya ve Hollanda'yı geçip kupayı alırlarsa bence Dünya kupaları tarihinin en etkileyici performansına imza atmış olurlar.

20 Haziran 2010 Pazar

Roberto Baggio

Uzun zaman önce ekşi sözlüğe yazmıştım bu yazıyı. Blogda da olsun istedim.

Adamakıllı izlediği ilk dünya kupası ABD 94 olan çocuklara futbolu sevdiren adam. Futbol tarihinde hiçbir kaçan penaltı onunki kadar ünlü olmadı, bundan sonra da olacağını sanmam. Oysa o penaltı gol de olsa Brezilya, son penaltısını gole çevirmesi halinde yine kupayı alan taraf olacaktı. Ama bu ayrıntılar unutuldu. Akıllarda Baggio'nun iki eli belinde, başı önde fotoğrafı kaldı. Uzun lafın kısası o penaltıyı unutulmaz kılan, İtalya'yı tek başına finale taşıyan adam tarafından kaçırılmasıydı. Çok büyük bir ustaydı Roberto Baggio, futbol tarihinin en karizmatik futbolcularındandı.

19 Mayıs 2010 Çarşamba

Ağzı Olan Konuştu

Türk futbolunda nefret tohumlarının en yoğun olduğu sezon geride kaldı. Fenerbahçeliler, Türkiye'nin %50'si olmadığından çoğunluğun sevindiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Peki şimdi Bursaspor şampiyon oldu diye Fenerbahçe'nin şampiyon olabileceği korkusuyla ağzı olanın konuştuğu son 10 haftada söylenenleri unutup kafamızı kuma mı gömeceğiz.

Sırasıyla Leo Franco (Fenerbahçe'nin şampiyon olabileceği korkusuyla insanların gözleri ne kadar döndüyse artık Galatasaray Fenerbahçe maçı için bile şike iddiasında bulunabildiler), Murat Şahin, Ivesa ve Serkan Kırıntılı şike yapmakla itham edildi. Merak ediyorum Bursaspor Beşiktaş maçında İbrahim Toraman'ın yaptıklarını herhangi bir Trabzonspor'lu futbolcu yapsa ve Fenerbahçe şampiyon olsaydı bu hastalıklı beyinler daha ne senaryolar üretirdi. Ama tam tersi olduğunda hiçbirinin gıkı çıkmadı.

Beşiktaş'ın mevcut kadrosundaki Fenerbahçe ağlarını en çok havalandıran adam, Alex'in arkadaşı olduğu için bilerek penaltı kaçırmakla suçlandı bu ülkede. Bu kadar saçma bir iddiaya cevap verdiğim için kendime gülüyorum ama yine de söylemeden geçemeyeceğim. Hadi diyelim ki haklısın bir adam bir penaltıyı bilerek kaçıracak olsa kaleye vurmaz, auta vurur. Ya Volkan diğer köşeye uçsa. Olsun Türkiye'de komplo teorisi üretip, insanları lekelemek için mantık süzgecine gerek yok ne de olsa.

Bir başkan kendi takımı şampiyonluk yarışının dışında kaldıktan sonra ligin şaibeli olduğundan bahsetmeye başladı. Oysa takımı şampiyonluk yarışında kalsaydı tertemiz olacaktı o lig. Ama bu başkanı kurtaran da Fenebahçe oldu sonuçta. Transferde rüya takım kurduk deyip de ligde şampiyonun 11 ezeli rakibinin 10 puan gerisinde kalan Türkiye Kupası'na çeyrek finalde veda eden, ezeli rakibine ligde her iki maçta da yenilen, sezonu çeşitli branşlarda 18 Fenerbahçe mağlubiyetiyle kapatan Adnan Polat'ın Galatasaray'ı başarısızlıklarla dolu sezonu eleştiri almadan kapatmayı başardı.

En güzeli de şuydu Fenerbahçe Trabzon'la anlaştı. Kupayı Trabzon, şampiyonluğu da Fenerbahçe alacak. Ulan 27 senedir kupayı alamayan takım niye kupayı vermek için anlaşma yapsın. Ama tabi zamanında Fenerbahçe'ye karşı Papermoon'da kupayı ve ligi paylaşanlar bu iddiayı ortaya atarken pek de zorlanmadılar.

Sonuçta hastalıklı beyinlerin ürettikleri komplo teorilerini dinledik haftalarca ve işin sonuna geldiğimizde bu teorileri üretenler istediklerini aldıkları için hiçbiri yaşanmamış gibi davranıyoruz. Biz böyle yapmaya devam ettikçe bu adamlar her yıl yeni komplo teorileri ile karşımıza çıkacak ve ektikleri nefret tohumları dönüp birgün bugün onları destekleyen takımları da hedef alacak. Kimse kusura bakmasın ama bu hastalıklı beyinlerden futbolumuzu temizlemedikçe Türk futbolundan bir bok olmaz.

Son paragrafı da şampiyona ayıralım. Bursaspor'u eskiden beri hiç sevmem ancak yaptıkları iş çok büyük. Her türlü takdiri hak ediyorlar. 3-4 maçla sezonu kurtarmak için hedefimiz Türkiye Kupası diyen Anadolu takımlarına ne kadar gıcık oluyorsam şampiyonluğa oynayan Anadolu takımlarına da o kadar saygı duyarım. Şampiyonluğa oynamakla kalmayıp şampiyon olan takıma ise ancak şapka çıkarılır. Kamuoyu Fenerbahçe'nin şampiyonluğu son maçta kaçırmasıyla meşgul olduğu için Bursaspor'un ne kadar büyük bir iş yaptığının henüz kimse farkında değil. Zamanla bunun önemi daha iyi anlaşılacaktır diye düşünüyorum. Tebrikler Bursaspor.

9 Mayıs 2010 Pazar

Yakışır Sana

Bucaspor güzel İzmir'imin 7 yıllık Süper Lig hasretine son verdi. Helal olsun Bucaspor. Ben artık İzmir'de değilim ama haftasonu İzmir yolculuklarından birinde tribünde yer alıp hem İzmir'de Süper Lig maçı izleme özlemimi dindirmek hem de sizi desteklemek boynumun borcu olsun. Darısı play-off'larda Altay'ın başına...

Fotoğraf : Bucapor resmi sitesi.

19 Nisan 2010 Pazartesi

Nefret Kültürü

Belki bu yazı blog tarihinin en taraflı yazısı olacak ama somut örnekler vereceğimden de kimsenin şüphesi olmasın. Dün akşamdan bu yana göz gezdirdiğim birçok sanal platformda (özellikle de hem yazdığım hem de fırsat buldukça okuduğum ekşi sözlükte) Fernerbahçe'ye, taraftarına, başkanına, yönetimine, futbolcusuna inanılmaz saldırılar ve suçlamalar okuyorum. Ezik, çirkef, futboldan anlamayan gibi tabirler kullanılıyor ki bunların tamamı alınan mağlubiyetin yarattığı hazımsızlığın sonucu.

İşin garibi (aslında pek de garip değil yıllardır alışılagelmiş bir durum bu) maçın taraflarından biri olmayan Galatasaray taraftarının da en az Beşiktaş taraftarı kadar saldırgan bir tutum sergilemesi. Kimse kusura bakmasın ama bu öfke, nefret ve saldırgan tutumun ardındaki en önemli sebep Fenerbahçe'nin son 21 maçta 16 kez yenerek ezeli rakiplerine karşı ezici bir üstünlük kurması. Amatör branşlarda rakiplerinin açık ara önünde olması da ciddi bir rahatsızlık yaratmaya başladı belli bir kesimde.

Dün bir kez daha gördüm ki Fenerbahçe'yi diğer büyük takımlardan ayıran en önemli özellikler hiçbir zaman hiçbir takımla ittifak kurma gereği duymaması ve taraftarlarının başka takımlara olan nefretinin hiçbir zaman Fenerbahçe sevgisinin önüne geçmemesi. Bunun özellikle altını çizmek gerek. Etrafta o kadar garip taraftarlar var ki adamlar Beşiktaşlı ya da Galatasaraylı değil Antifenerli. Bu nasıl bir taraftarlık anlamak mümkün değil. Fenerbahçe'nin en sevdiğim özelliklerinden biri de her zaman kendi göbeğini kendi kesmesi. Başka takımların attığı gollerle şampiyon olmamıştır Fenerbahçe (Şampiyonluk yolundaki rakibine her 2 maçta da yenilip ondan sonra Denizli'den gelen gol haberiyle şampiyonluk turu atmamıştır). Hep kendi işini kendi görmüştür. 95/96 sezonunda şampiyon olurken şampiyonluk yolundaki rakibi Trabzonspor'u ligin son haftalarında deplasmanda 2-1 yenerek liderliği almış ardından da şampiyon olmuştur. 2000/2001 sezonunda şampiyonluk yolundaki rakibi Galatasaray'ı evinde 2-1 yenerek liderliği almış ve ardından şampiyon olmuştur. 2003/2004 sezonunda şampiyonluk yolundaki rakibi Beşiktaş'ı deplasmanda 3-0 yenerek şampiyonluğa yürümüştür. 2004/2005 sezonunda şampiyonluk yolundaki rakibi Galatasaray'ı evinde 1-0 yenerek o maçta şampiyonluk turu atmıştır. 2005/2006 sezonunda şampiyonluk yolundaki rakibi Galatasaray'ı her 2 maçta da yenmesine rağmen (sezonun 2. yarsındaki maçı 4-0 kazanırken 3 topu da direkten dönmüştür) şampiyonluğu verdi. 2006/2007 sezonunda şampiyonluk yolundaki tüm rakiplerini yenmiş derbi maçlarda yenilgi yüzü görmemiştir. Eğer ortada bir çirkeflik varsa o da her şampiyonluğunu şampiyonluk yolundaki rakibini yenerek alan bu takımın şampiyonluklarına dil uzatmaktır.

29 Mart 2010 Pazartesi

Derbinin Ardından

Maçtan önce Lugano'nun dönüşüyle yeniden düzene giren ve 4 maçtır kalesini gole kapatan Fenerbahçe savunmasından bahsetmiştik. Dün akşam orta saha da takım savunmasına önceki maçlara göre çok daha fazla katkı yapınca Fenerbahçe oyunda sağladığı üstünlüğü skora da yansıtarak çok kritik bir galibiyet aldı.

Galatasaray tarafında ise hücum bölgesine yapılan transferlerle dikkatlerden kaçan orta saha zaafiyeti dün akşam bir kez daha ortaya çıktı. Alınan sonuç ise hem takımın hem taraftarın şampiyonluğa olan inancını yok denecek kadar azalttı.

Sonuç olarak çok keyifli bir şampiyonluk yarışı bizi bekliyor.

28 Mart 2010 Pazar

Derbi Zamanı

Derbinin başlamasına çok kısa bir süre kala hepimizin heyecanı en üst seviyeye ulaştı. Bursa'nın yenilgisiyle daha da önemli hale gelen bu büyük maç öncesi gönül verdiğim ve son 2 lig maçını tribünden izlediğim Fenerbahçe ile ilgili ne çok umutlu ne de çok umutsuzum. Hücum zenginliği açısından oynanan futbolun yalnız beni değil hiçbir Fenerbahçe taraftarını tatmin etmediği kesin. Ancak Lugano'nun dönüşüyle birlikte son 4 maçta kalesini gole kapatan Fenerbahçe'de savunma düzenin yeniden oturmaya başladığı gerçeğini de es geçmemek lazım. Derbilerde Galatasaray'a karşı kurulan psikolojik üstünlük avantaj, maçın Ali Sami Yen'de olması da bir dezavantaj olarak görülürse şanslar birbirine çok yakın. Güzel bir maç olması dileğiyle...

Not: Fotoğraf Fenerbahçe'nin ligde oynadığı son karşılaşma olan Gaziantepspor maçından.

12 Mart 2010 Cuma

Özlemişim Mabedi


Geçen Pazar uzun bir aradan sonra çok sevdiğim, gönül verdiğim takımımı stadyumda izledim. Oyun olarak ortaya konan pek birşey olmasa da Saraçoğlu'nu ve atmosferi o kadar özlemişim ki benim için çok güzel bir Pazar akşamı oldu. Tabi bunda her ne kadar sahada beklediğimiz futbolu görememiş de olsak aldığımız 3 puanın da etkisi vardı.








10 Mart 2010 Çarşamba

Only a Game?

Geçtiğimiz Cumartesi günü üniversiteden bir arkadaşımla birlikte Taksim'deki UEFA Futbol Sergisi'ni gezdik. Taksim'deki Cumhuriyet Sanat Galerisi'nde 21 Ocak'ta açılan sergi 30 Nisan'a kadar sürecek. Giriş sadece 2,5 TL. Benim gibi futbola meraklı olanların gidip görmesinde yarar var. Şampiyonlar Ligi ve Kupa Galipleri Kupaları, efsanevi oyuncu Puskas'ın forması ve yarısı Galatasaray'da yarısı da Fenerbahçe'de bulunan 1958 yılının Başbakanlık Kupası bana göre serginin en ilgi çekici eserleriydi. Fakat Puskas'ın formasını öyle bir yere koymuşlar ki biz nerede bu Puskas'ın forması diye konuşurken bunu duyan görevli bizi uyarıp kenarda köşede kalan ve küçücük deliklerin içinden bakabildiğimiz formayı göstermese fark etmeden geçip gidecektik. Görevliden öğrendiğimiz kadarıyla sergiyi gezenlerin çoğu yerlerinden dolayı bu eserlerin farkına bile varmadan geçip gidiyormuş maalesef.






















4 Mart 2010 Perşembe

100 Günden Az Kaldı

2010 Dünya Kupası'nın başlamasına 100 günden az bir zaman kala bizim gibi bu oyuna aşık olanların kanları şimdiden daha hızlı akmaya başladı. Eskisi kadar vakit bulamasam da takımları takip etmeye çalışıyorum. Bugün kısaca önemli takımlara değinmek istiyorum. Fırsat buldukça bu takımları ayrıntılı olarak incelemeye çalışacağım.

Bana göre 4 takım favori olarak dikkat çekiyor. Bunlardan en önemlisi son Avrupa şampiyonu İspanya. Son 3 yıldır her maçlarında sistemlerinin tıkır tıkır işlediğini görüyoruz. Tarihleri boyunca Dünya Kupaları'nda ilk 3 yüzü görmemiş İspanyollar bu kez kupaya belki de 1 numaralı favori olarak gidecekler.

Bir başka favori de Arjantin. Arjantin'in en büyük kozu tabi ki Messi. Her geçen gün futbolunu geliştiren ve 1. sınıf bir golcü olma yolunda emin adımlarla ilerleyen Higuain de kupaya damga vuracak oyunculardan biri olabilir. Zaafları ise Maradona bence. Bunu Maradona'nın futboluna tapan biri olarak söylüyorum.

Diğer bir favori aslında katıldığı her tunuvanın favorisi olan Brezilya. 4 yıl önce 1 numaralı favori olarak kupayı alamamanın getirdiği hırs ve istek en önemli avantajları olacak gibi görünüyor.

Son favori ise İngiltere. 1966 dışında hiçbir zaman büyük turnuvalarda final dahi oynayamayan İngilizler bu kez gerçekten çok güçlü. En önemli avantajları orta sahaları, Capello ve bu yıl çok formda olan Rooney.

Bu 4 takım dışında her zaman turnuva takımı olduklarını gösteren Almanya ve İtalya yine yukarılara çıkabilirler belki ama ben kupayı alabileceklerine inanmıyorum. Fransa'nın ise Zidane olamdan ne kadar sıradan bir takım olduğunu her geçen gün daha iyi anlıyoruz. Hollanda'nın kadrosu her zamanki gibi güçlü ama sonunu getirme konusundaki zaafları devam eder diye tahmin ediyorum.

Sürpriz takım konusunda ise henüz net bir fikir yok kafamda. 1998'de sürpriz takımım Hırvatistan'dı tutturmuştum. 2002'de ise Kamerun'du tutturamamıştım. 2006'da sürpriz takım bulamamıştım. Bakalım bu kez bulabilecek miyim?

20 Eylül 2009 Pazar

Efsane Goller #16

Serinin 16. golü kariyerinin büyük bölümünü Türkiye'de geçiren Bosna'lı golcü Elvir Bolic'ten.

Tarih 30 Ekim 1996. Avrupa Kupaları'nda 40 yıldır sahasında maç kaybetmeyen bir başka deyişle o güne kadar evinde hiçbir Avrupa Kupası maçında yenilgi yüzü görmeyen İngilizlerin efsanevi takımı Manchester United, evinde Şampiyonlar Ligi'ne ilk kez katılan Fenerbahçe'yi konuk ediyor. 3 yıl önce Galatasaray'a karşı beraberliği zor kurtaran rövanşta da turu verip Şampiyonlar Ligi'nin kapısından dönen İngilizler bu kez daha temkinli.

Maça kontrollü başlıyorlar. Karşılıklı ataklarla geçen maçta 78. dakikaya geliniyor. Kontraatakta top sol taraftaki Bolic'e atılıyor. Topla birlikte ilerleyen Bolic rakibi May'in üstüne üstüne gidiyor ve ceza sahasına girmeden topu sağa çekip vuruyor. May'e çarpan top havalanıp, kaleci Schmeichel'ın üstünden geçip ağları buluyor. Herkes golden sonra İngilizler'in yoğun bir baskı kurmasını beklerken Fenerbahçe'nin Kostadinov'la bir topu da direkten dönüyor.

Sonuçta Fenerbahçe maçı 1-0 kazanarak yalnızca Manchester United'a Avrupa Kupalar'ında evindeki ilk yenilgisini tattırmakla kalmıyor, aynı zamanda bir Türk takımının Şampiyonlar Ligi'ndeki ilk deplasman galibiyetini de almış oluyor.


Efsane Goller Yazı Dizisi

19 Eylül 2009 Cumartesi

Biz Yokken Neler Oldu

Milli takım Kayseri'de Estonya'yı zorlanarak yenerken, Bosna deplasmanında Dünya Kupası ümitlerimizi tüketti. Olur da Bosna hem Estonya hem de İspanya maçlarında puan kaybeder, biz de hem Belçika deplasmanında hem de Ermenistan maçında kazanırsak ve bütün bunlar olurken en kötü grup ikincisi olmamayı başarabilirsek bu iş olacak. Bu iş olacak dediğim şey baraj maçı oynayacak olmamız. Yani bu kadar zor ihtimalin gerçekleşmesi halinde bile bizi oldukça zorlu 2 maç bekliyor olacak. Neyse kıscası artık bu iş çok zor ve bunu söylemek bile insanı kahrediyor.

Fenerbahçe ve Galatasaray ligde 5'te 5 yaptılar. Savunmasındaki zaaflara rağmen Galatasaray daha bir sağlam adımlar atıyor sanki. Bu sezon ligin bu ikili arasında geçeceği git gide belirginleşiyor.

ABD Açık'ta Kim Clijsters çocuk da yaparım kariyer de dedi. Benim açımdan ise önemli olan Wozniacki'nin finale çıkmasıydı. Güzelliğine ve stiline hayran olduğum Wozniacki'den bu kadar çabuk bir Grand Slam finali beklemiyordum. Bu beni çok sevindirdi. Erkeklerde ise Del Potro Federer'in hanedanına son vererek büyük bir başarıya imza attı.

12 Dev Adam'a daha sonra ayrıntılı olarak değineceğim. Şimdilik söyleyebileceğim ise çok üzgün olduğum. Gerçekten çok yazık oldu.

Beşiktaş, iyi bir Beşiktaş olsa yenebileceği bir Manchester United'a 1-0 mağlup oldu. Galatasaray gruptaki en zor maçını çok kolay kazandı. Fenerbahçe ise hiç istenmeyen bir başlangıç yaptı.

3 Eylül 2009 Perşembe

Efsane Goller #15

Serinin 15. golü futbol tarihinin belki de en medyatik futbolcusu olan David Beckham'dan.

Tarih 6 Ekim 2001. Liderlik için Almanya ile çekişen İngiltere 2002 Dünya Kupası elemelerinde gruptaki son maçında evinde Yunanistan'ı konuk ediyor. Almanya'nın son maçında Finlandiya ile berabere kalmasıyla İngiltere'ye liderlik için evinde Yunanistan karşısında beraberlik yetecek ama grupta hiçbir iddiası olmayan Yunanistan 90. dakikaya 2-1 önde giriyor. 3 yıl önce Dünya Kupası'nda Arjantin'e karşı gördüğü kırmızı kart ve takımın o maçta elenmesi nedeniyle taraftarın öfkeli olduğu Beckham kayıp zamanda kazanılan serbest vuruşta topun başına geçiyor. Çok iyi kullandığı sağ ayağıyla topu barajın üzerinden kalecinin uzanamayacağı köşeye gönderen Beckham, İngiltere'nin Dünya Kupası bileti almasını sağlamakla kalmıyor kendisini de taraftara affettirmiş oluyor.



Efsane Goller Yazı Dizisi

2 Eylül 2009 Çarşamba

Efsane Goller #14

Serinin 14. golü şimdilerin yorumcusu, bir dönemin vazgeçilmez sol beki Hakan Ünsal'dan.

Tarih 27 Eylül 2000. Galatasaray Şampiyonlar Ligi grup maçında Tugay'lı Glasgow Rangers'ı konuk ediyor. Golsüz biten ilk yarının ardında ikinci yarının başında Bülent Akın ev sahibi ekibi 1-0 öne geçiriyor. Çok geçmeden Hakan Ünsal yaklaşık 30 metreden sol ayağının dışıyla öyle bir vuruyor ki ortaya gidecek gibi olan top son anda falso alıp kalecinin üzerinden sol köşeye gidiyor. Bu muhteşem golün ardından Jardel'le 3-0'ı yakalayan Galatasaray son dakikalarda yediği 2 gole rağmen maçı 3-2 kazanmayı başarıyor.



Efsane Goller Yazı Dizisi

1 Eylül 2009 Salı

Efsane Goller #13

Serinin 13. golü şu sıralar eski günlerini aratan Brezilyalı yıldız Ronaldinho'dan.

Tarih 8 Mart 2005. Chelsea, deplasmanda 2-1 yenildiği Barcelona'yı Stamford Bridge'de konuk ediyor. Turu geçen taraf Şampiyonlar Ligi'nde adını çeyrek finale yazdıracak. Eşleşme birçok otoriteye göre erken final. Ben de baştan söylemeliyim ki Stamford Bridge'deki bu maç hayatımda izlediğim en zevkli maçlar listesine rahatlıkla üst sıralardan girer. Chelsea maça fırtına gibi giriyor. 19. dakika Gudjohnsen, Lampard ve Duff'un golleriyle 3-0 Chelsea üstünlüğüyle geçiliyor. Barcelona'yı 1994 Şampiyonlar Ligi Finali'nden beri ilk kez bu kadar çaresiz görüyorum. Ama Ronaldinho'nun pes etmeye niyeti yok. 27. dakikada penaltıdan farkı 2'ye indiren Ronaldinho 38. dakikada ise ceza yayının ordan ölçüyor tartıyor vurucakmış gibi yapıp vazgeçiyor, en sonunda da öyle bir vuruyor ki, topun aldığı falso karşısında çaresiz kalan dönemin en iyi kalecisi Petr Cech ağlara giden topu seyretmek zorunda kalıyor. Bu enfes gol tur için ibreyi Barca'ya çevirse de Terry 76. dakikada bulduğu kafa golüyle gemisini kurtaran kaptan oluyor ve maçı 4-2 kazanan Chelsea adını çeyrek finale yazdırıyor.

Başta da dediğim gibi hayatım boyunca unutmayacağım bir maç. Şampiyonlar Ligi'nin dünya futbolunun zirvesi olduğunun kanlı canlı kanıtı olan bir maç. Bu maçtan sonra Chelsea ve Barcelona birkaç kez daha eşleşti, hepsi de çok zevkli maçlar oldu ama hiçbiri bu maç kadar unutulmaz ve futbol açısından doyurucu olamadı.



Efsane Goller Yazı Dizisi

Transferler Üzerine Kısa Kısa - İtalya

Tüm dünya krizle boğuşmasına rağmen bu yaz transfer piyasası oldukça hareketli geçti. Ben de transfer sezonu kapanmak üzereyken yazın önemli transferlerini kısa kısa yorumlayayım dedim. İtalya ile bu seriyi noktalayalım.

Klaas Jan Huntelaar (Real Madrid -> Milan) : Huntelaar Milan'a katkı sağlayacaktır ancak Milan'ın daha büyük bir yıldıza ihtiyaç duyduğuna şüphe yok.

Oguchi Onyewu (St. Liege -> Milan) : Konfederasyon Kupası'nda gördüğümüz kadarıyla güçlü fiziğiyle oldukça iyi bir savunma oyuncusu. Şans verilirse Milan'ın savunmasına katkı yapar.

Nicolas Burdisso (Inter -> Roma) : Elindeki defans oyuncularıyla bir takım kurabiecek olan Inter'in Burdisso'yu Roma'ya vermesi iyi oldu.

Hernan Crespo (Inter -> Genoa) : Bonservis bedeli ödenmeden transfer edilen tecrübeli futbolcunun, Genoa'da da gollerine devam edeceğini tahmin ediyorum.

Lucio (Bayern Munich -> Inter) : Savunma bilgisi, tecrübesi, hücuma yaptığı katkı ile bence çok iyi bir transfer.

Wesley Sneijder (Real Madrid -> Inter) : Real Madrid, Robben'i de Sneijder'i de elden çıkardığına pişman olacak. Inter'in ihtiyaç duyduğu kaliteli bir orta saha oyuncusu. Mourinho ona güvenirse Inter'e çok büyük katkısı olur.

Thiago Motta (Genoa -> Inter) : Bonservis bedeli biraz yüksek gibi ama Genoa'da futbolunu çok olgunlaştırdı. Inter'e faydalı olacağına şüphe yok.

Diego Milito (Genoa -> Inter) : O da Genoa formasıyla geçen yıla damga vuranlardan. Benim çok beğendiğim bir futbolcu değil ancak Eto'o ile uyum sağlarsa bu sezon da çok gol atar.

Samuel Eto'o (Barcelona -> Inter) : Dünyadaki hiçbir futbolcu Eto'o + 50 Milyon Euro etmeyeceğinden büyük takastan karlı çıkan kesinlikle Inter. Eto'o çok teknik değil belki ama sürati ve son vuruşları kusursuz. Inter'de çok gol atar.

Fabio Cannavaro (Real Madrid -> Juventus) : Vefasızlığından dolayı taraftar onu istemiyor belki ama kalitesi ve tecrübesiyle Juventus savunmasına yapacağı katkıdan kimsenin şüphesi yok.

Felipe Melo (Fiorentina -> Juvetus) : Konfederasyon Kupası'nda fiziğini iyi kullanan kaliteli bir futbolcu olduğunu gördük. Juventus da paraya acımayıp önemli bir transfer yaptı.

Diego (Werder Bremen -> Juventus) : Juve'nin böyle bir transfere ihtiyacı vardı. Diego'nun top tekniği ve oyun zekası tartışılmaz. Juventus'ta önemli işler yapacağına inanıyorum.

Julio Cruz (Inter -> Lazio) : Inter'de hiçbir zaman hak ettiği değeri görmedi. İlerleyen yaşına rağmen çok kaliteli bir hücum oyuncusu. Lazio için bonservis bedeli ödenmeden yapılmış iyi bir transfer.

Transferler Üzerine Kısa Kısa Yazı Dizisi

31 Ağustos 2009 Pazartesi

Transferler Üzerine Kısa Kısa - İspanya

Tüm dünya krizle boğuşmasına rağmen bu yaz transfer piyasası oldukça hareketli geçti. Ben de transfer sezonu kapanmak üzereyken yazın önemli transferlerini kısa kısa yorumlayayım dedim. Yaza damga vuran transferlerin yaşandığı İspanya ile devam edelim.

Nakamura (Celtic -> Espanyol) : Bonservis ücreti ödenmeden yapılmış iyi bir transfer. Sol ayağını çok iyi kullanan Nakamura, Espanyol'a faydalı olacaktır.

Xabi Alonso (Liverpool -> Real Madrid) : Bu transferle ilgili daha önce bir şeyler yazmıştık. Bana göre Real Madrid'in bu yaz yaptığı en iyi iş.

Karim Benzema (Lyon -> Real Madrid) : Çok sevdiğim bir futbolcu değil ama yaşı, fiziği ve geçen yılki performansı göz önünde bulundurulursa Real Madrid'de başarılı olmaması için hiçbir neden yok.

Kaka Leite (Milan -> Real Madrid) : Verilen para çok uçuk gibi görünse de bence Cristiano Ronaldo'dan daha fazla katkı yapacak çok iyi bir transfer. Milan'ın onu çok arayacağına şüphe yok.

Raul Albiol (Valencia -> Real Madrid) : İhtiyaç doğrultusunda yapılmış doğru bir transfer.

Cristiano Ronaldo (Manchester United -> Real Madrid) : Dünyanın en pahalı futbolcusu. Bence değerinin üzerinde bir fiyata transfer edildi. Manchester'daki kadar başarılı olacağını düşünmüyorum.

Maxwell (Inter -> Barcelona) : Abidal'e göre hücum gücü daha yüksek savunma yönü daha zayıf bir futbolcu. Makul bir fiyata transfer edilmiş iyi bir alternatif.

Zlatan Ibrahimovic (Inter -> Barcelona) : Eto'o, Ibrahimovic kadar yetenekli değil belki ama Barcelona'nın sistemine daha uygun bir futbolcuydu. Guardiola'nın da dediği gibi bu transfer değişiklik için yapıldı. Sisteme uygun oynamaktansa bireysel yeteneklerini ön plana çıkarmayı seven Ibrahimovic'in Barcelona'da neler yapacağını ben de merak ediyorum.

Nilmar (Internacional -> Villareal) : Rossi ve Llorente gibi oyuncuların yanına Nilmar'ı da ekleyen Villareal'in hücum gücü oldukça arttı.

Transferler Üzerine Kısa Kısa Yazı Dizisi

30 Ağustos 2009 Pazar

Fenerbahçe 2 Manisaspor 1

Fenerbahçe yeni sezonun en kötü performansını gösterdi. Emre ilk maçlardaki istekli oyunundan çok uzaktı. Emre, kötü oynayınca agresifleşiyor. Bunun sonucu da kırmızı kart oldu. Roberto Carlos çok pas hatası yaptı. Gökhan Gönül'ün yokluğunda savunmanın sağında görev yapan Bekir beklenildiği gibi hücuma katkı yapamadı. Kazım yıldız olma peşinde, yine çok şahsi oynadı. Son 20 dakikada oyuna giren Semih de bir kez daha ilk 11 oyuncusuyum diye bağırdı.

Manisaspor'a gelince rakibi 10 kişiyken gol atan bir takım, rakibinin verdiği açıkları değerlendirmek yerine sahasında top çevirmekle ve süreyi yemeye çalışmakla uğraşırsa bunun sonuçlarına katlanmak zorunda kalır.

Sonuçta kötü oynarken maç kazanan takımlar şampiyonluğa gider. Ama Fenerbahçe böyle oynarsa ligde galibiyet serisi sona erer. Bir de bu takımda herkesin yokluğu telafi edilir de Gökhan'ın yokluğu telafi edilemiyor.
Blog Widget by LinkWithin