Anı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Anı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Ekim 2010 Salı

Ölüleri Gömün

İşyerinden 2 arkadaşımla birlikte bu akşam 5 günde 3 oyun maratonumuzu tamamlamış olduk. Mecidiyeköy'de Devlet Tiyatroları'nın Cevahir Alışveriş Merkezi'ndeki sahnesinde izledik oyunu. Hem konu, hem de kadroda Musa Uzunlar ve Civan Canova'nın yer alması beklentilerimi çok yükseltmişti. Beğenmedim demek haksızlık olur ama çok beğendiğimi de söyleyemem.

Savaşa ve insan haklarına dair söyleyecekleri olan ve bunları vurucu bir şekilde söyleyip vermek istediği mesajı da sertçe veren ancak ortalara kadar didaktik ve sıkıcı bir üslupla ilerleyen oyun, sonlara doğru hareketlendi ve gerçekten müthiş bir finalle sona erdi. Açıkçası böyle bir final olmasa salondan hayal kırıklığıyla ayrılacaktım.

İşlerin yoğun olduğu son zamanlarda 5 günde 3 oyuna gitmek ilaç gibi geldi. Kaleminden çıkanları her zaman hayranlıkla okuduğum kadim dostum Utku'nun dediği gibi : "Tiyatroya her gidiş, hatırası mendillere sarılarak özene bezene saklanacak bir başka hayat tecrübesi gibi geliyor sanki".

17 Ekim 2010 Pazar

Bu Aralar Ruhumun Gıdası Bunlar 3

Çoktandır yazmamıştık:

Zakkum - Biraz Uyu
Mustafa Çeçeli - Dön
Öykü & Berk - Geceler Düşman
Gripin - Gidenin Dostu Olmaz
Nev - Mazideki Aşk
Lou Reed - Perfect Day
Candan Erçetin - Kırık Kalpler Durağında
Gripin - Durma Yağmur

11 Nisan 2010 Pazar

Sarı Melekler

Bu akşam bayanlar voleybolda Türkiye Kupası finalinin ilk ayağı oynandı. Ben de hem olimpik bir sporda Şampiyonlar Ligi seviyesinde final oynayan ilk Türk takımı Fenerbahçe Acıbadem'e teşekkür etmek hem de sıkı bir Fenerbahçe taraftarı olarak gönül verdiğim takımı bu zorlu final mücadelesinde yalnız bırakmamak için tribündeki yerimi aldım.

Kapasitesi çok da fazla olmayan Burhan Felek Spor Salonu'nun (TVF 50. Yıl Spor Salonu) tribünleri maçın başlamasına kısa bir süre kala doldu. Sarı Melekler maça oldukça iyi başlayıp ilk 2 seti çok rahat kazandı. Herkes 3. sette de benzer bir tablo beklerken Neslihan'ın etkili oyunuyla toparlanan Vakıfbank Güneş Sigorta Avrupa 2.si Fenerbahçe Acıbadem karşısında üst üste 3 set alarak maçı 3-2 kazandı. Bu maç Sarı Melekler'e play off öncesi önemli bir uyarı oldu. Umarım Çarşamba akşamı oynanacak olan maçta bu skor telafi edilir ve Sarı Melekler sezonun ilk kupasını alır.

Ful Yaprakları

Devlet tiyatrolarında 5 yıldır sahnelenmekte olan bir oyun Ful Yaprakları. Bense oyunu ancak dün akşam İstiklal Caddesi'ndeki Küçük Sahne'de izleyebildim. Küçük Sahne adı gibi gerçekten oldukça küçük bir tiyatro salonu. Bu yüzden yerinizin kötü olması gibi bir durum pek söz konusu değil. Kenarda kalmak ya da çok arkada kalmak gibi bir derdiniz yok ama koltukların arası dar ve tahta koltuklar pek de rahat değil. Ancak bu bu durum sahnenin nostaljik havasını kaybetmemesini sağladığı için beni pek rahatsız etmedi.

Oyuna gelecek olursak, Civan Canova'nın kaleminden çıkan olağanüstü diyaloglar ve Musa Uzunlar'ın son derece başarılı oyunculuğu izleyiciye hem keyif veriyor hem de derin düşüncelere sürüklüyor. Kadın erkek ilişkilerinden, anne baba ile ilişkilere; aşktan, günahlar ve Tanrı'ya birçok konu hakkında normların dışında lafları cesurca söylüyor oyun. İzleyiciye de benzer sorular sorduruyor.

Oyunda Musa Uzunlar'ın canlandırdığı Richard karakteri "hoşumuza giden bedenlerin içine hayalimizdeki ruhu yerleştirip adına da aşk diyoruz" gibi bir cümle kuruyor. Bugüne kadar aşk üzerine sayısız şarkı yapıldı, sinema filmi çekildi, tiyatro oyunu sahnelendi. Ancak aşkın bu kadar güzel tanımlandığı bir eser hatırlamıyorum açıkçası.

Son söz olarak da ne yapın edin, gösterimden kalkmadan önce bu oyunu izleyin derim.

4 Nisan 2010 Pazar

Müzekart

2 hafta önce İzmir'den gelen bir arkadaşımı Sultanahmet'e götürdüm. Sultanahmet Camii, Yerebatan Sarnıcı, Topkapı Sarayı, Dikilitaş, Ayasofya, İstanbul Arkeoloji Müzesi gibi çok sayıda tarihi değerin iç içe olduğu bir yerde gezme keyfini ben de bir kez daha yaşamış oldum. Topkapı Sarayı'na girişte giriş ücretinin 20 TL olduğunu, aynı parayla bir müzekart alıp çok sayıda tarihi yeri 1 yıl boyunca gezebileceğimi öğrenince karar vermek çok zor olmadı. Sıra bana geldiğinde müzekartım 2 dakika içinde hazırdı.

Müzekart güzel bir uygulama. Müzekartla gezilebilen başlıca müze ve örenyerleri şunlar : Ankara Etnoğrafya Müzesi, Anadolu Medeniyetleri Müzesi (Ankara), Antalya Müzesi, Aspendos (Antalya), Ayasofya Müzesi (İstanbul), Sualtı Arkeoloji Müzesi (Bodrum), Boğazköy, II. TBMM (Ankara), Efes, Hierapolis, İstanbul Arkeoloji Müzeleri, İshak Paşa Sarayı (Ağrı), Mevlana Müzesi (Konya), Kapadokya, Mardin Müzesi, Noel Baba Müzesi, Topkapı Sarayı, Truva Antik Kenti. İlk etapta göze çarpan eksikler Dolmabahçe Sarayı ve Yerebatan Sarnıcı. Bunun nedeni de farklı müze ve sarayların farklı kurumlara bağlı olması. Bunlar tek bi çatı altında birleştirilirse müzekart da daha işlevsel bir hale gelir ve daha çok kişi müzekart sahibi olur diye düşünüyorum.

3 Nisan 2010 Cumartesi

Medya Maymunları

Çarşamba akşamı iş çıkışı Nişantaşı'ndaki Rüştü Uzel sahnesinde şirketten arkadaşlarla birlikte izledim oyunu. Öncelikle salonun çok garip olduğunu söylemem lazım. Normalde sinema ya da tiyatro salonlarında arkadaki koltuklar öndekilere göre daha yüksekte olur ve böylece arkadaki seyirci de sahneyi daha rahat görür. Tabi şanssızsanız (Ben bayan yanı istedim, kaya arkası vermişler) bu durumda bile sahneyi rahat göremeyebilirsiniz. Burada ise tam tersi bir durum vardı. Öndeki koltuklar arkadakilere göre daha yüksekteydi. Hangi amaçla yapılmış bilemiyorum ama biz çözemedik.

Oyuna gelecek olursak mesaj verme çabası oyunun önüne geçmiş. Bir sinema filminde ya da tiyato oyununda verilmek istenen mesaj eserin önüne geçince o film ya da oyun bir sanat eseri olmaktan çıkıp bir nasihata dönüşüyor ki bu da izleyici sıkmaktan başka bi şeye yaramıyor. Hele bir de iş günü olunca bu sıkıcılık izleyicilerden bazılarının göz kapaklarına hakim olamamalarına neden oldu. Açıkçası ben de oyunu hiç beğenmedim. Oyundan aklımda kalan iki şey Somer Karvan'ın rolündeki başarısı ve Ece Uslu'nun hala çok güzel olduğu...

27 Mart 2010 Cumartesi

Eyyvah Eyvah

Olmuş bu film. Hem de çok güzel olmuş. Reklamını kendisi yapan filmleri severim. Eyyvah Eyvah da böyle bir film oldu. Filme gidenler ne kadar eğlendiklerini anlattıkça filmi görmek isteyenlerin sayısı arttı.

Ben de dün akşam Kanyon'da izledim filmi. Filme daha önceden gidenlerden aldığım duyumlar beklentilerimi yükseltmişti ama yüksek beklentilerle gitmeme rağmen hayal kırıklığına uğramadım. İlk sahneden itibaren doğallığıyla insanı içine çeken bir film Eyyvah Eyvah. Doğasına, şivesine ve denizine hayran bıraktıran Kuzey Ege sahneleri insanı mest ediyor. Hele fonda da yıllardır artık makara falan değil de ciddi ciddi bir albüm çıkarmasını istediğim Ata Demirer'in sesi olunca. Tabi burada rolü çok uzun olmasa da Salih Kalyon ustanın performansını da es geçmemek lazım.

İstanbul sahnelerine geçtiğimizde ise bu kez eğlencenin dozu bir kat daha artıyor. İzleyici gülmekten yerlere yatıran bir dolu sahne var burada. Bunda hem Demet Akbağ'ın hem de Ata Demirer'in iyi bildikleri işi yapmalarının da etkisi var bence. Demet Akbağ yıllarca Bir Demet Tiyatro'da canlandırdığı Züleyha'nın bi benzerini, Ata Demirer ise tek kişilik gösterilerinde sık sık canlandırdığı Kuzey Ege'li karakteri canlandırıyor. Bu karaktere hafif dozda bir Niyazi Gül de eklemiş hatta. İyi de yapmış.

Son olarak hala gitmemiş olanlara bol bol gülecekleri keyifli ve eğlenceli bir 2 saat geçirmeleri için Eyyvah Eyvah'ı şiddetle tavsiye ederim.

13 Mart 2010 Cumartesi

Rita'nın Şarkısı


2 hafta kadar önce Devlet Tiyatroları'nın Cevahir Alışveriş Merkezi'ndeki sahnesinde şirketten kalabalık bir grupla birlikte izledik oyunu. Benim Rita'nın Şarkısı'na gitme nedenim Çetin Tekindor'u tiyatro sahnesinde kanlı canlı izleme fırsatını kaçırmamaktı. Ancak oyunu izledikten sonra Tülay Günal'ın performansına da en az Çetin Tekindor kadar hayran kaldım.


Yorucu bir iş gününün sonunda yalnızca 2 kişinin oynadığı ve arayla birlikte neredeyse 3 saat süren bir oyun izleyenleri sıkmamayı becerebiliyorsa başarılıdır bence. Bu başarıda da oyuncuların performansının katkısı büyüktür. Oyunun süresinin uzun olması Tülay Günal'ın canlandırdığı Rita karakterinin geçirdiği değişimin yapay olmasını engelliyor ve bu değişimi çok daha gerçekçi kılıyor. Aynı zamanda seyircinin de bu geçişi sindirmesini sağlıyor.

Son olarak her iki oyuncun da yüreklerine sağlık demek lazım. Müthiş bir uyum yakalamışlar gerçekten.

12 Mart 2010 Cuma

Özlemişim Mabedi


Geçen Pazar uzun bir aradan sonra çok sevdiğim, gönül verdiğim takımımı stadyumda izledim. Oyun olarak ortaya konan pek birşey olmasa da Saraçoğlu'nu ve atmosferi o kadar özlemişim ki benim için çok güzel bir Pazar akşamı oldu. Tabi bunda her ne kadar sahada beklediğimiz futbolu görememiş de olsak aldığımız 3 puanın da etkisi vardı.








10 Mart 2010 Çarşamba

Only a Game?

Geçtiğimiz Cumartesi günü üniversiteden bir arkadaşımla birlikte Taksim'deki UEFA Futbol Sergisi'ni gezdik. Taksim'deki Cumhuriyet Sanat Galerisi'nde 21 Ocak'ta açılan sergi 30 Nisan'a kadar sürecek. Giriş sadece 2,5 TL. Benim gibi futbola meraklı olanların gidip görmesinde yarar var. Şampiyonlar Ligi ve Kupa Galipleri Kupaları, efsanevi oyuncu Puskas'ın forması ve yarısı Galatasaray'da yarısı da Fenerbahçe'de bulunan 1958 yılının Başbakanlık Kupası bana göre serginin en ilgi çekici eserleriydi. Fakat Puskas'ın formasını öyle bir yere koymuşlar ki biz nerede bu Puskas'ın forması diye konuşurken bunu duyan görevli bizi uyarıp kenarda köşede kalan ve küçücük deliklerin içinden bakabildiğimiz formayı göstermese fark etmeden geçip gidecektik. Görevliden öğrendiğimiz kadarıyla sergiyi gezenlerin çoğu yerlerinden dolayı bu eserlerin farkına bile varmadan geçip gidiyormuş maalesef.






















7 Mart 2010 Pazar

Veda

Ulu önderi anlatan filmleri, belgeselleri, kitapları hep merak etmiş, hemen görmek istemişimdir. Veda filmini de bir an önce görmek için geçtiğimiz Cuma akşamı Capitol'deki Spectrum sinemalarında yerimi aldım. Film genel olarak beklentilerimi karşılamadı. Ancak Mustafa'nın Atatürk'ün insan yanını anlattığını, bu filmin ise bunu beceremediğini iddia edenlerin iyi niyetli olduğuna pek inanmıyoum. Atatürk'ün insan yanını anlatmak ona saldırmaktan geçmiyor. Örneğin bu filmdeki Atatürk'ün Balkan göçüyle Selanik'ten ayrılan ve kayıp olan annesini bulduğu sahne kadar onun insan yanını ön plana çıkaran bir sahneyi Mustafa'da görememiştik.

Neyse karşılaştırmayı bir tarafa bırakıp Veda filmini değerlendirelim. Önce filmin artılarını sıralayım:

  • Serhat Kılıç ve Özge Özpirinççi'nin oyunculukları.
  • Görüntü yönetmeninin çok iyi bir iş çıkarması.
  • Müzikler.

Eksilere gelince:

  • Atatürk gibi bir adamın hayatını 2 saatlik bir filme sığdırma çabasının boşuna olduğu anlaşılmalı artık. Yetmiyor, kopuk kopuk kalıyor sahneler. Hayatının belli bir bölümünü anlatmak daha mantıklı. Sarı Zeybek'in bu kadar beğenilmesinin nedeni de budur belki. Atatürk'ün son 300 gününü anlatıyor olması.
  • Sinan Tuzcu'nun Atatürk rolünde zayıf kalması.
  • Savaş sahnelerinin başarısızlığı. Bu sahneleri gerçekçi ve başarılı bir şekilde çekmek ciddi zaman ve para ister. Keşke hiç çekmeselermiş.

8 Aralık 2009 Salı

Bu Aralar Ruhumun Gıdası Bunlar 2

En son askerden döndükten sonra yazmıştım dinlediğim şarkıları. Uzun bir aradan sonra yazdığımız post'un konusu da bu listenin devamı olsun. Aslında yazmak istediğim çok şey var ama eskisi kadar fazla zaman bulamıyorum. Neyse efendim sadede gelelim. Bu aralar ruhumun gıdası bunlar:

Gökhan Türkmen - Dön
Manga - Beni Benimle Bırak
Teoman - Çoban Yıldızı
Meyra & Cemil Demirbakan - Ağladın Ya
Fırat Tanış - Yani
Yonca Lodi - Emanet

31 Ağustos 2009 Pazartesi

CASIO F-91W

Bizim kuşaktan olan her erkek en az iki kere almıştır bu saati. ilki ilkokul ya da ortaokul yıllarına ikincisi ise "en büyük asker bizim asker" yıllarına denk düşer.

Benim de ilkokul yıllarımda edindiğim ilk Casio F91W saatim orijinaldi. Kaç yıl taktım hatırlamıyorum bile. Kullanımı kolay olduğu için mi yoksa ülke çapında çığ gibi büyüyen bir sürü psikolojisinin etkisiyle mi bilmiyorum ama zaten o yıllarda herkesin kolunda bu saat vardı. Hayır dışarıdan birini getirsek saati de okul üniformasının bir parçası zannederdi yani o derece. Kim bilir kaç okulda kronometreyi en çok kim 00'da durdurcak müsabakaları yaşandı o dönem. Tahta sıraların dili olsa da anlatsa. Neyse efendim gel zaman git zaman hain teknoloji bu saatin de canına ot tıkamaya başladı. Etrafta uzaktan kumanda işlevi de gören kocaman kırmızı düğmeli saatiyle artislik atan tipler türedi. Sonra Casio F91W saatli çocukların sayısı teker teker azalmaya başladı. Ben de zamana direnemeyip lise yıllarında kendime analog bir saat aldım.

Ama askerlik yaşı gelip çattığında Casio F91W'nun intikamı acı olmuştu. Bir de baktım ki bizim emektar meğerse aynı zamanda asker saatiymiş. Evde fellik fellik aramaya başladım kendisini ama öğrendim ki benim emektarı askere giderken abim götürmüş, ordan birine verip dönüşte de getirmemiş. Ben de çaresiz nasılsa askerlik kısa dönem deyip bir adet çakma Casio F91W edindim. Edindim ama edinmez olaydım. 155 günlük askerliği zor çıkarttı meret. Arada bir ekrandaki görüntü giderdi de gıcık olurdum. Sonra işaret parmağımın tırnağıyla ekrana tıklatırdım birkaç defa. görüntü gelirdi gelmesine ama saat görüntünün gittiği zamanda kalmış olurdu. Tekrar millete sor, saat ayarla. Diyeceğim o ki siz siz olun askerlik kısa dönem diyip çakmasını almayın alacaksanız da bildiğiniz yerden alın. Ha bir de CASIQ mevzusu var ki ona hiç girmiyorum.

25 Ağustos 2009 Salı

Efsane Goller #9

Serinin 9. golü sakatlıklar nedeniyle kariyerini erken noktalamak zorunda kalan efsane golcü Marco Van Basten'den.

Tarih 25 Haziran 1988. 70'li yıllarda Total Futbol ve büyük yıldız Johann Cruyff ile harikalar yaratan ancak Dünya Kupası'nı iki kez üst üste finalde kaybeden Hollanda milli takımı ilk kez bir büyük turnuvayı kazanmak için Euro 88 finalinde SSCB ile karşılaşıyor. İlk yarıda Gullit yakın mesafeden sert bir kafa vuruşuyla Sovyetlerin efsanevi kalecisi Dassaev'i avlıyor. İlk yarının bu skorla bitmesinin ardından 54. dakikada Van Basten soldan yapılan yüksek bir ortaya oldukça dar bir açıdan hatta neredeyse sıfırdan müthiş bir vole vuruyor ve top Dassaev'in üzerinden ağları buluyor. Bu öyle bir gol oluyor ki Van Basten futbolu bıraktıktan sonra futbol izlemeye başlayan çocuklar bile bu golü ezbere biliyor. İlerleyen dakikalarda SSCB Belanov ile bir de penaltı kaçırıyor ve maç 2-0 tamamlanıyor. Böylece Hollanda'nın Rijkaard'lı, Gullit'li, Koeman'lı, Van Basten'li kadrosu ülkelerine büyük turnuvalardaki ilk ve halen tek şampiyonluğu kazandırmış oluyor.

Bu maç oynandığında henüz sadece 3 yaşında olduğumdan maçı canlı izlemedim. Maçla ilgili en önemli anım, oyuncak pazarından aldığımız adamları çekmeli futbol oyununun (hani şu zamanla bütün adamları kırılan) kutusunun üzerinde bu maçtan fotoğrafların olmasıdır. O zamanlar formalar çok ilgimi çekmişti. Sonradan aklım erip de bu maçı izleme fırsatı bulunca adamların o maçın fotoğrafını kutuya boşuna koymadığını anladım.



Efsane Goller Yazı Dizisi

11 Ağustos 2009 Salı

Tatil Günü Kahvaltı Keyfi

Her Türk erkeği askerlik dönüşü bol bol askerlik anısı anlatır. Her ne kadar dinleyen kişiler bundan pek memnun olmasa ve garip bulsa da bence bu gayet normal bir davranıştır. Çünkü birçok insan gündelik sohbetlerde geçen gün şunu yaptım, şuraya gittim, şöyle konuştum gibi şeyler anlatır. Askerden yeni gelen kişi için ise o "geçen gün" ve ondan önce geçen sayısız gün hep aynı yerde ve üzerinde hep aynı kıyafetlerle (ki biz onlara kısaca kamuflaj diyoruz) geçtiğinden o günlere dair anlatacağı her şey otomatikman askerlik anısı olur.

Evet, girişten de anladığınız üzere askerde geçen bir günümü anlatacağım da yolunu yapıyorum. Bildiğiniz gibi 1 Mayıs bu yıl ilk kez tatil ilan edildi. Askerde nöbet ya da yapılacak ekstra bir iş yoksa tatil günleri keyiflidir. Biz de teskeresine az kalmış kısa dönemler olarak o günü değerlendirelim dedik ve 23 Nisan'da küçük bir provasını yapıp, büyük keyif aldığımız kahvaltı organizasyonunu daha geniş kapsamlı hale getirmek istedik. Beni gaza getiren ve izin koparma konusunda başarılı bir arkadaşımla bir gün öncesinden hafta içi çarşı izni kopardık ve kahvaltı için nevaleleri alıp geldik. Hatta dükkandan çıkarken gözümüz hala içerdeydi. Acaba şunu da alsak mı, bundan da mı alsak diye düşünüyorduk. Asker adam, hamile kadın gibi aşerir, sürekli canı bir şeyler çeker, karnı doysa da gözü doymaz. Neyse ki bu noktada kendimizi bir nebze de olsa kontrol edip, fazla aşırıya kaçmadan dükkandan çıkabildik. 1 Mayıs günü de kalabalık bir grup halinde şen şakrak güzel bir kahvaltı yaptık, çok mutlu bir gün geçirdik. Şimdi geriye dönüp baktığımda görüyorum ki aslında askerlik de çocukluk gibi. İnsan o kadar küçük şeylerle mutlu olabiliyor ki sonradan buna hayret ediyor. Ama işin gerçeği o günki kahvaltının tadı hala damağımda.

2 Ağustos 2009 Pazar

Askerde Güzel Bir Hafta #2

Çeyrek final kuraları çekiliğinde yarı finale çıkmam garanti gibiydi. Masa tenisi konusunda pek tecrübesi olmayan ve turnuvaya eğlenmek için katılan Engin'le eşleşmiştim. Tıpkı benim gibi bir kısa dönem çavuş olan Engin de ilk turda şanslı bir kura çekmiş ve kendisi gibi oyunun acemisi olan Talat'ı elemişti. Sonuçta bu turu da 3-0'lık skorla rahat geçmiş ve yarı finalist olmuştum.

Yarı final için kura çekilmedi. Finalde 1 asker, 1 komutan olması için bu turda askerlerle komutanlar eşleştirildi. Rakibim, bölüğümüzün yaşça en büyük askeri Süleyman Abi idi. Oldukça iyi oynuyordu ve turnuvanın favorilerindendi. Bu turda işim zor diye düşünsem de önceki 2 maç ısınmamı sağlamıştı ve bu maçı da 3-0 alarak finale çıkmayı başardım. Bu, Pazartesi, Çarşamba ve Perşembe'den sonra Cuma günü de öğle mesaisinden yırtıp, maça çıkmak anlamına geliyordu.

Finaldeki rakip, izlediğim maçlarını çok üstün bir oyunla kazanan bir yarbaydı. Bölük komutanımız, bölük astsubayımız ve okulda yanında çalıştığım yüzbaşının desteğiyle çıktığım final maçında ilk set finale yakışır oldu. İyi direnip bir kaç kere avantajı da yaklamıştım ancak sürekli uzayan seti sonunda 26-24 kaybettim. Moral bozucu bu ilk sete rağmen ikinci sette de direnmeye devam ettim. Ancak rakip güçlüydü. Bu seti de 21-19 verince gardım düştü son seti de verip maçı 3-0 mağlup bitirdim. Şampiyonluğu kaybetmiştim ama askerliğin o gergin atmosferinden sıyrılıp keyifli ve eğlenceli bir hafta geçirmiştim. Askerliğini yapmış olanlar bunun ne kadar kıymetli olduğunu iyi bilirler.

Askerde Güzel Bir Hafta #1

Askerde Güzel Bir Hafta #1

Askerliğimin en keyifli haftalarından birini geçirmemi sağlamıştı masa tenisi. Sabah içtiması sonrası her gün en az 3 kere yaptığımız gibi bölükten, mesaimizi yaptığımız okul binasına doğru yürürken ortaya atılmış bir fikirdi turnuva organize etmek. Erken yaşlarda bu oyunu oynamaya başlamış ancak uzun süredir raketi eline almayan, sosyal aktiviteye aç bir asker olarak ben de isim yazdırmıştım hemen. Sonradan komutanların da turnuvaya katılacağını öğrenmek pek de hoşuma gitmemişti açıkçası. Rahat oynayamayacağız diye düşündüm.

Derken kuralar çekildi, maç saatleri belirlendi. Maçlar hafta içi öğleden sonra mesai saatlerinde oynanacaktı. Masa, spor salonunda olduğundan maçlara kamuflajla değil, spor kıyafetle katılmak gerekiyordu. Mesai saatlerinde yanlarında çalıştığımız komutanlardan gerekli izinler alındı. Spor kıyafetler hazırlandı ve spor salonunun yolu tutuldu. O gün işim uzadığından ve benim maçım günün son maçı olduğundan ben salona geldiğimde turnuva başlamıştı. Askerlerle komutanları spor kıyafetler içerisinde gerginlikten, bağırış çağırıştan uzak eğlenirken görünce askerlikte sosyal faaliyetin ne kadar önemli olduğunu bir kez daha anladım. Rahat oynayamayız diye düşünüyordum ama ortamı görünce bunun yersiz bir önyargı olduğunu anladım.

Fazla ısınma imkanı bulamadan ilk maçıma çıktım. Rakibim, bilgisayar işlerinde sıkça yardımcı olduğumdan beni tanıyan ve seven bir binbaşıydı. Maçta rahat olmamı sağlayan bir başka etken de buydu sanırım. Set vermeden 3-0 kazandığım bu maç, beni çeyrek finale taşıdı. Bu, iki gün sonra yine öğleden sonra mesai yapmak yerine, masa tenisi oynayarak keyifli bir gün geçirmek anlamına geliyordu. Ama az daha bana pahalıya patlıyordu bu galibiyet. Maçtan sonra okul binasında kitap tercümesi yaptığım odaya döndüğümde mağlup ettiğim binbaşı, yanında çalıştığım yüzbaşıya kalınca bir kitap getirmiş, ellerindeki kitap bitince buna başlarlar artık diyordu. Neyse ki şaka yapıyordu. Ben de 2 gün sonra oynayacağım çeyrek final maçındaki rakibimi beklemeye başlamıştım.

Askerde Güzel Bir Hafta #2

5 Temmuz 2009 Pazar

80'lerin Sonunda 90'ların Başında Çocuk Olmak


Bununla ilgili olarak ekşi sözlüğe birşeyler yazmıştım. Ama blog için daha kapsamlı bir yazı yazmaya karar verdim. Öncelikle 80'lerin sonunda 90'ların başında çocuk olmak ortak bir kültüre sahip son kuşak olmaktır bana göre. Şimdiki çocuklar televizyon ve bilgisayarın da etkisiyle çok farklı şeyler izleyebiliyor, çok farklı oyunlar oynayabiliyor ve çok farklı müzikler dinleyebiliyor. Oysa biz sokağa çıkıp aynı oyunları oynayan eve gelip aynı programları izleyen aynı şarkıları dinleyen belki de son çocuklardık. Nasıl bir şeydi peki bu dönemde çocuk olmak?
  • Gazoz kapağı, taso, futbolcu kartı biriktirmek.
  • Meşe oynamak.
  • Sandalyelerden kale yapıp mekanik adamlara maç yaptırmak (Çocukluk yıllarımdaki en favori oyunumdu, bir tek ben yapıyorum zannederdim ama sonra çocukluğunda bunu yapan birçok kişi ile tanıştım).
  • Mahalle maçı kavramını, orta kafa gol, gol atan kaleye, 9 aylık gibi oyunları bilmek, kaleci oyuncu var mı ve adamın gol diyo laflarına aşina olmak.
  • İzmirliler için mavi troleybüsleri ve o troleybüslerle yolda kalmayı hatırlamak.
  • Arkadaşın evinde kara kutuyu ilk kez görüp hayran kalmak.
  • Kendi kara kutunu alınca sayısız joystick kırmak pes edip kırık joystickle oynamaya başlamak
  • Tsubasa'yı izlemek için sabahın köründe kalkmak.
  • Gi joe oyuncağını kıran komşunun çocuğuna gıcık olmak.
  • He-man kılıcı bulmak için anneye bütün çarşıyı gezdirmek.
  • Abiyle koridorda 5'te devre 10'da biter maç yapmak.
  • Sayıları, harfleri, okumayı Susam Sokağı'ndan öğrenmek.
  • Sinemayı Parliament Sinema Kulübü'nün sunduğu pazar gecesi sineması ile sevmek.
  • Süper Baba'yı izlemek için Cuma akşamlarını iple çekmek.
  • Uğur Mumcu'nun öldüğü günü asla unutmamak.
  • Gökhan Semiz'in ardından göz yaşı dökmek.
  • Milliyet'in verdiği kartondan evleri yapmak için saatlerce uğraşmak bitirince de evleri salondaki büfenin üzerine dizmek.
  • Pembe panter ya da kızma birader gibi gazetelerin verdiği karton oyunları oynamak
  • Solo Test'in müptelası olmak
  • Çeneyi dışarı çıkarıp yukarı doğru üfleyip saçları hareket ettirerek Naim Süleynanoğlu taklidi yapmak.
  • Mahalleden arkadaşlarla para biriktirip kames almak. Topu pardon kamesi alırken yumurta mı diye kontrol etmek.
  • Saklambaç, muçi, dansa davet, seksek, ortada sıçan, istop, yerden yüksek, köşe kapmaca, yedi kiremit oynamak.
  • Temelini Hadi Anlat Bakalım'dan alan bir nesil olarak iyi Tabu oynamak.
  • Yabancı müziği dünyanın en ünlü adamı Michael Jackson ile tanıyıp, onun öldüğü gün çocukluğunla arandaki önemli bir bağın koptuğunu hissetmek.
  • Lambada ve Macarena danslarına hakim olup, Michael Jackson gibi dans etmeye çalışmak ve genelde başarısızlıkla sonuçlanan moon walk taklitleri yapmak.
  • Çitos, Panço ve Tombi yemek.
  • Siyasetçileri plastip şovla tanımak.
  • BBG deyince Bir Başka Gece'den başkasını tanımamak.
  • Uçurtma yapmak, evin balkonundan mahalledeki arkadaşlara tüf tüf atmak.
  • Hugo'yu en basit haliyle sevmek ve canlı yayında Hugo'ya küfreden çocuk efsanesine inanmak (Böyle bir şey var mı yok mu? Artık açıklığa kavuşturalım ya).
  • Özel televizyonların açılmasına şahit olmak ve bununla birlikte evde kanal değiştirme görevini üstlenmek (Allah uzaktan kumandayı icat edenlerden razı olsun).
  • Yine İzmirliler için Fuar'a gidip bütün araba reyonlarından araba resimleri toplamak.
  • Pizza sevgisini Ninja Kaplumabağalar'dan almak.
  • Yerli malı haftasını kutlamak.
  • Teletext'i büyük bir devrim olarak görüp, en saçma sayfaları bile okumak.
Aslında daha gider bu da, biz kapanışı şöyle yapalım.

Gün güneşli, insanlar neşeli
Sen de gel oyna Susam Sokağı'nda
Dostluk ve sevgi sarıyor heryeri
Gel katıl bize, verelim elele

Sev dünyayı, açılır her kapı
İşte Susam Sokağı

1 Temmuz 2009 Çarşamba

Seviyorum Bu Takımları

Fotoğraf 1993-1994 sezonun Şampiyonlar Ligi final maçından. Aklımın erip de izlediğim ilk Şampiyonlar Ligi finalidir o maç. Bu yüzden gönlümde ayrı bir yeri vardır. Hem Milan'ı hem de Barcelona'yı çok sevmemin nedeni belki de bu maçtır. Atina Olimpiyat Stadı'nın dışa doğru büyüyen halkalar şeklinde kesilmiş çimleri, sesin görüntüden önce gelmesinin ne kadar sinir bozucu bir şey olduğu, Savicevic'in muhteşem golü ve Fabio Capello'nun gollerde ellerini ceplerinden bile çıkarmayarak fazla sevinmeden takındığı artistik tavırla hafızamda yer eden bu maç, 4-0'lık skoruyla Şampiyonlar Ligi statüsüne geçilen 1992-1993 sezonundan bu yana oynanan final maçları arasında en farklı skorla biten müsabakadır.

Lokella

Askerde tanıştığım sarelle, çokokrem, nutella benzeri bir kakaolu krema. Tadı çok kötü değildir, ancak bir sabah kahvaltıda çıktıysa bu, önümüzdeki 20-30 gün boyunca sabah kahvaltılarında lokella yiyeceğiniz anlamına gelir. Gerçi bu askerlik boyunca kahvaltıda çıkan her ürün için geçerlidir. Eğer şanslıysanız lokellalı bu 20-30 gün boyunca Petit Beure'ün Bifa versiyonu da kahvaltıda birkaç kez çıkar ve bu iki değeri birleştirip askeri standartlara göre çok büyük bir lezzet olan lokoprensi yaratabilirsiniz.
Biraz reklam gibi oldu ama, olsun artık, o kadar hukukumuz var kendisiyle, az kahvaltımızı şenlendirmedi.
Blog Widget by LinkWithin