Askerlik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Askerlik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Eylül 2010 Cuma

Nefes

Dün akşam abimle izledik filmi. Nefes, sinemalarda gösterildiği dönemde izleyenler filmden o kadar büyük bir övgüyle bahsetti ki benim de beklentilerim çok yükseldi. Belki de bu nedenden filmi beğenmedim.

Film fragmanlarda da gördüğümüz son derece başarılı bir içtima sahnesi ile başlıyor. Ancak o sahnede zirveye çıkan yüzbaşının kararlığı, basireti, gücü kısacası her şeyi o andan itibaren düşüşe geçiyor. Askerliğini Güneydoğu'da değil Ankara'da yapan ancak o bölgede askerliğini yapmış pek çok arkadaşla sohbet etme şansı bulmuş biri olarak oraya giden insanların geçirdiği dönüşümün tam tersi olduğunu söyleyebilirim. İnsanlar o bölgeye gittiklerinde sudan çıkmış balık gibi olup orada yaşadıklarıyla güçlü ve kararlı hale gelirler. Tabi bu güç ve kararlılık sadece o bölgede anlamlı olan, oradaki görev tamamlanıp da büyükşehire dönüldüğünde hiçbir anlam ifade etmeyecek bir güçtür. Bizim yüzbaşı ise son derece kararlı geldiği karakolda karakter oluarak günden günden eriyip kendi askerine silah çeken, silahındaki son mermileri boş yere harcayan bir adama dönüşüyor. Bütün film bu adamın etrafında döndüğü için rahatsız edici bir durumdu bu dönüşüm.

Bana göre filmin en başarılı sahnesi nöbet tutan askerin, arkadaşlarını eğlendirmek için yaptığı asansörde kalan adam taklidiydi. Nöbet tutan asker, o an oradaki askerlerin tamamını kardan, soğuktan, dağlardan, barut kokusundan, ölüm korkusundan uzaklaştırıp bambaşka bir boyuta taşıdı.

Özetle Nefes, benim için yüksek beklentiyle izlenen ve hayal kırıklığı yaratan bir film oldu.

31 Ağustos 2009 Pazartesi

CASIO F-91W

Bizim kuşaktan olan her erkek en az iki kere almıştır bu saati. ilki ilkokul ya da ortaokul yıllarına ikincisi ise "en büyük asker bizim asker" yıllarına denk düşer.

Benim de ilkokul yıllarımda edindiğim ilk Casio F91W saatim orijinaldi. Kaç yıl taktım hatırlamıyorum bile. Kullanımı kolay olduğu için mi yoksa ülke çapında çığ gibi büyüyen bir sürü psikolojisinin etkisiyle mi bilmiyorum ama zaten o yıllarda herkesin kolunda bu saat vardı. Hayır dışarıdan birini getirsek saati de okul üniformasının bir parçası zannederdi yani o derece. Kim bilir kaç okulda kronometreyi en çok kim 00'da durdurcak müsabakaları yaşandı o dönem. Tahta sıraların dili olsa da anlatsa. Neyse efendim gel zaman git zaman hain teknoloji bu saatin de canına ot tıkamaya başladı. Etrafta uzaktan kumanda işlevi de gören kocaman kırmızı düğmeli saatiyle artislik atan tipler türedi. Sonra Casio F91W saatli çocukların sayısı teker teker azalmaya başladı. Ben de zamana direnemeyip lise yıllarında kendime analog bir saat aldım.

Ama askerlik yaşı gelip çattığında Casio F91W'nun intikamı acı olmuştu. Bir de baktım ki bizim emektar meğerse aynı zamanda asker saatiymiş. Evde fellik fellik aramaya başladım kendisini ama öğrendim ki benim emektarı askere giderken abim götürmüş, ordan birine verip dönüşte de getirmemiş. Ben de çaresiz nasılsa askerlik kısa dönem deyip bir adet çakma Casio F91W edindim. Edindim ama edinmez olaydım. 155 günlük askerliği zor çıkarttı meret. Arada bir ekrandaki görüntü giderdi de gıcık olurdum. Sonra işaret parmağımın tırnağıyla ekrana tıklatırdım birkaç defa. görüntü gelirdi gelmesine ama saat görüntünün gittiği zamanda kalmış olurdu. Tekrar millete sor, saat ayarla. Diyeceğim o ki siz siz olun askerlik kısa dönem diyip çakmasını almayın alacaksanız da bildiğiniz yerden alın. Ha bir de CASIQ mevzusu var ki ona hiç girmiyorum.

11 Ağustos 2009 Salı

Tatil Günü Kahvaltı Keyfi

Her Türk erkeği askerlik dönüşü bol bol askerlik anısı anlatır. Her ne kadar dinleyen kişiler bundan pek memnun olmasa ve garip bulsa da bence bu gayet normal bir davranıştır. Çünkü birçok insan gündelik sohbetlerde geçen gün şunu yaptım, şuraya gittim, şöyle konuştum gibi şeyler anlatır. Askerden yeni gelen kişi için ise o "geçen gün" ve ondan önce geçen sayısız gün hep aynı yerde ve üzerinde hep aynı kıyafetlerle (ki biz onlara kısaca kamuflaj diyoruz) geçtiğinden o günlere dair anlatacağı her şey otomatikman askerlik anısı olur.

Evet, girişten de anladığınız üzere askerde geçen bir günümü anlatacağım da yolunu yapıyorum. Bildiğiniz gibi 1 Mayıs bu yıl ilk kez tatil ilan edildi. Askerde nöbet ya da yapılacak ekstra bir iş yoksa tatil günleri keyiflidir. Biz de teskeresine az kalmış kısa dönemler olarak o günü değerlendirelim dedik ve 23 Nisan'da küçük bir provasını yapıp, büyük keyif aldığımız kahvaltı organizasyonunu daha geniş kapsamlı hale getirmek istedik. Beni gaza getiren ve izin koparma konusunda başarılı bir arkadaşımla bir gün öncesinden hafta içi çarşı izni kopardık ve kahvaltı için nevaleleri alıp geldik. Hatta dükkandan çıkarken gözümüz hala içerdeydi. Acaba şunu da alsak mı, bundan da mı alsak diye düşünüyorduk. Asker adam, hamile kadın gibi aşerir, sürekli canı bir şeyler çeker, karnı doysa da gözü doymaz. Neyse ki bu noktada kendimizi bir nebze de olsa kontrol edip, fazla aşırıya kaçmadan dükkandan çıkabildik. 1 Mayıs günü de kalabalık bir grup halinde şen şakrak güzel bir kahvaltı yaptık, çok mutlu bir gün geçirdik. Şimdi geriye dönüp baktığımda görüyorum ki aslında askerlik de çocukluk gibi. İnsan o kadar küçük şeylerle mutlu olabiliyor ki sonradan buna hayret ediyor. Ama işin gerçeği o günki kahvaltının tadı hala damağımda.

2 Ağustos 2009 Pazar

Askerde Güzel Bir Hafta #2

Çeyrek final kuraları çekiliğinde yarı finale çıkmam garanti gibiydi. Masa tenisi konusunda pek tecrübesi olmayan ve turnuvaya eğlenmek için katılan Engin'le eşleşmiştim. Tıpkı benim gibi bir kısa dönem çavuş olan Engin de ilk turda şanslı bir kura çekmiş ve kendisi gibi oyunun acemisi olan Talat'ı elemişti. Sonuçta bu turu da 3-0'lık skorla rahat geçmiş ve yarı finalist olmuştum.

Yarı final için kura çekilmedi. Finalde 1 asker, 1 komutan olması için bu turda askerlerle komutanlar eşleştirildi. Rakibim, bölüğümüzün yaşça en büyük askeri Süleyman Abi idi. Oldukça iyi oynuyordu ve turnuvanın favorilerindendi. Bu turda işim zor diye düşünsem de önceki 2 maç ısınmamı sağlamıştı ve bu maçı da 3-0 alarak finale çıkmayı başardım. Bu, Pazartesi, Çarşamba ve Perşembe'den sonra Cuma günü de öğle mesaisinden yırtıp, maça çıkmak anlamına geliyordu.

Finaldeki rakip, izlediğim maçlarını çok üstün bir oyunla kazanan bir yarbaydı. Bölük komutanımız, bölük astsubayımız ve okulda yanında çalıştığım yüzbaşının desteğiyle çıktığım final maçında ilk set finale yakışır oldu. İyi direnip bir kaç kere avantajı da yaklamıştım ancak sürekli uzayan seti sonunda 26-24 kaybettim. Moral bozucu bu ilk sete rağmen ikinci sette de direnmeye devam ettim. Ancak rakip güçlüydü. Bu seti de 21-19 verince gardım düştü son seti de verip maçı 3-0 mağlup bitirdim. Şampiyonluğu kaybetmiştim ama askerliğin o gergin atmosferinden sıyrılıp keyifli ve eğlenceli bir hafta geçirmiştim. Askerliğini yapmış olanlar bunun ne kadar kıymetli olduğunu iyi bilirler.

Askerde Güzel Bir Hafta #1

Askerde Güzel Bir Hafta #1

Askerliğimin en keyifli haftalarından birini geçirmemi sağlamıştı masa tenisi. Sabah içtiması sonrası her gün en az 3 kere yaptığımız gibi bölükten, mesaimizi yaptığımız okul binasına doğru yürürken ortaya atılmış bir fikirdi turnuva organize etmek. Erken yaşlarda bu oyunu oynamaya başlamış ancak uzun süredir raketi eline almayan, sosyal aktiviteye aç bir asker olarak ben de isim yazdırmıştım hemen. Sonradan komutanların da turnuvaya katılacağını öğrenmek pek de hoşuma gitmemişti açıkçası. Rahat oynayamayacağız diye düşündüm.

Derken kuralar çekildi, maç saatleri belirlendi. Maçlar hafta içi öğleden sonra mesai saatlerinde oynanacaktı. Masa, spor salonunda olduğundan maçlara kamuflajla değil, spor kıyafetle katılmak gerekiyordu. Mesai saatlerinde yanlarında çalıştığımız komutanlardan gerekli izinler alındı. Spor kıyafetler hazırlandı ve spor salonunun yolu tutuldu. O gün işim uzadığından ve benim maçım günün son maçı olduğundan ben salona geldiğimde turnuva başlamıştı. Askerlerle komutanları spor kıyafetler içerisinde gerginlikten, bağırış çağırıştan uzak eğlenirken görünce askerlikte sosyal faaliyetin ne kadar önemli olduğunu bir kez daha anladım. Rahat oynayamayız diye düşünüyordum ama ortamı görünce bunun yersiz bir önyargı olduğunu anladım.

Fazla ısınma imkanı bulamadan ilk maçıma çıktım. Rakibim, bilgisayar işlerinde sıkça yardımcı olduğumdan beni tanıyan ve seven bir binbaşıydı. Maçta rahat olmamı sağlayan bir başka etken de buydu sanırım. Set vermeden 3-0 kazandığım bu maç, beni çeyrek finale taşıdı. Bu, iki gün sonra yine öğleden sonra mesai yapmak yerine, masa tenisi oynayarak keyifli bir gün geçirmek anlamına geliyordu. Ama az daha bana pahalıya patlıyordu bu galibiyet. Maçtan sonra okul binasında kitap tercümesi yaptığım odaya döndüğümde mağlup ettiğim binbaşı, yanında çalıştığım yüzbaşıya kalınca bir kitap getirmiş, ellerindeki kitap bitince buna başlarlar artık diyordu. Neyse ki şaka yapıyordu. Ben de 2 gün sonra oynayacağım çeyrek final maçındaki rakibimi beklemeye başlamıştım.

Askerde Güzel Bir Hafta #2

1 Temmuz 2009 Çarşamba

Lokella

Askerde tanıştığım sarelle, çokokrem, nutella benzeri bir kakaolu krema. Tadı çok kötü değildir, ancak bir sabah kahvaltıda çıktıysa bu, önümüzdeki 20-30 gün boyunca sabah kahvaltılarında lokella yiyeceğiniz anlamına gelir. Gerçi bu askerlik boyunca kahvaltıda çıkan her ürün için geçerlidir. Eğer şanslıysanız lokellalı bu 20-30 gün boyunca Petit Beure'ün Bifa versiyonu da kahvaltıda birkaç kez çıkar ve bu iki değeri birleştirip askeri standartlara göre çok büyük bir lezzet olan lokoprensi yaratabilirsiniz.
Biraz reklam gibi oldu ama, olsun artık, o kadar hukukumuz var kendisiyle, az kahvaltımızı şenlendirmedi.

30 Haziran 2009 Salı

Dalgalandım Da Duruldum

Askere gitmeden önce 2009 ve yılbaşı hakkında şöyle bir şeyler yazmıştım. Önce o neresi olduğunu bilmediğim yer belli olmuştu : Zırhlı Birlik Okulu ve Eğitim Tümen Komutanlığı (Etimesgut-Ankara), sonra da orada harika dostluklar kurmuştum. Yılbaşında ise askere gelmeden önce umduğumun çok üzerinde, hayatım boyunca unutmayacağım bir gece geçirdim. O gecede emeği olan tüm asker arkadaşlarıma ve gecenin düzenlenmesi için büyük fedakarlıklarda bulunan bölük komutanımız Türker Üsteğmen'e sonsuz teşekkürler. Hiçbir askerin cebinden 1 lira bile çıkmadan çerezi, meyvesi, kolası, tatlısıyla askerlik standartlarına göre çok iyi bir biçimde donatılmış masalar, dışarıdan getirilen müzik grubu, içimizdeki harika sesler. O seslerden biri de Gripin'in solisti Birol'du. 2008'in son saatlerinde Ankara Etimesgut Zırhlı Birlikler'in Karma Çavuş Eğitim Bölüğü yemekhanesinde bambaşka yerlerden, bambaşka hayatları bırakıp gelen, sevdiklerinden kilometrelerce uzakta olan ve üç hafta öncesine kadar birbirini hiç tanımayan 1001 kısa dönem, nam-ı diğer 1001 dalmaçyalı, üzerinde askeri kamuflajıyla bizim için şarkı söyleyen bu adamı dinliyorduk ve hepimiz çocuklar gibi şendik.

5 Aralık 2008 Cuma

2009

Bundan önceki yılların aksine ailemle ya da sevdiklerimle birlikte değil de şu anda hiç tanımadığım insanlarla ve henüz neresi olduğunu bilmediğim bir yerde gireceğim yıl. Tabi büyük ihtimalle şu anda hiç tanımadığım bu insanlarla yani asker arkadaşlarımla 31 Aralık 2008 akşamı çoktan can yoldaşı olmuş ve henüz neresi olduğunu bilmediğim o yere de bir şekilde alışmış olacağım. Ancak ne olursa olsun bundan öncekilerden çok farklı bir yılbaşı olacağına şüphe yok. Tabi olur da meslek kurası çeker ve yılbaşını evimde geçirme olanağı yakalarsam bu mesaj kendi kendini imha edecektir.

4 Aralık 2008 Perşembe

Canım Ailem

Dizi, ilk üç bölüm itibariyle "Süper Baba" ve "İkinci Bahar"ın ardından özlemini duyduğumuz o sıcak aile ortamını başarıyla yansıttı. Sanırım bundaki en önemli etkenlerden biri de Meliha rolündeki Şebnem Bozoklu'nun üstün performansı. Uğur Yücel, Ozan Güven, Ezgi Mola ve İlker Aksum gibi isimleri görüp diziyi izlemeye başlayanlar için Şebnem Bozoklu da bonus oldu bir yerde. Sadece "Samim seni öldürürüm" repliğini söyleyişiyle bile ciddi bir hayran kitlesi oluşturduğunu görmek mümkün. Sonuç olarak ben yakında askere gideceğim için takip edemeyecek olsam da "Süper Baba" ve "İkinci Bahar"ı severek izleyenlere bu diziyi de mutlaka takip etmelerini öneririm.

2 Aralık 2008 Salı

Yedek Subay Sınavı

325. dönem olarak 2 Aralık 2008'de Gaziemir Ulaştırma Okulu ve Eğitim Merkez Komutanlığı'nda girdiğim sınav. Bundan sonra sınava gireceklere kolaylık sağlaması için yaşadıklarımı taze taze yazıyorum. Bir gün önceden Üçyol'dan Gaziemir'e ilk dolmuşun saat 6.15'te kalktığını öğrendiğimden, sabah 6 gibi (ezan okunurken) evden çıktım. 6.10 da dolmuşa bindim, dolmuş daha 6.15 olmadan kalktı. Dolmuştakilerin çoğu da benim gibi Ulaştırma Okuluna sınava gidenlerdi. 12-13 dakikada Gaziemir Tansaş'ın önüne geldi. Burda inip yolun diğer tarafına geçtik ve içeri doğru yürümeye başladık. Tren istasyonun ordaki alt geçitten geçip 5-6 dakika daha dümdüz devam edince kapıdaki kuyruğa ulaştık. İsim yazma, numara alma gibi olaylar yerine düzenli tek sıra bir kuyruk olması sayesinde en ufak bir kaynama dahi yaşanmadı (Sınava daha önce farklı yerlerde girenlerden bu konuda çok şikayet duymuştum. Biz bu açıdan şanslıydık). 6.30 - 8.30 arası nizamiyenin dışında başlayıp içinde kıvrılarak devam eden kuyruğun açık havadaki bölümünde geçti. Her ne kadar İzmir de olsa sabahın erken saatlerinde üşüyenler olabilir, kalın giyinmekte fayda var. 8.30'da iç mekana girdik. Burada bize geçici bir süre işimize yarayacak yaka numaraları verildi. Ayrıca 12. grup (her grup 50 kişi) olduğumuz ve grup halinde hareket edileceğinden birbirimize dikkat etmemiz gerektiği söylendi. Ardından bir tarafı izin diğer tarafı tebellüğ belgesi olan kağıtlardan 3er tane alıp bir grup halinde bir odaya oturtulduk. 5-10 dakikalık bekleyişin ardından daha geniş bir yere geçtik. Burada herkes 1 YTL'ye içinde kurşun kalem, silgi, kalemtraş ve siyah tükenmez bulunan zarflardan aldı (Yanında kalemi olanlar da aldı çünkü bu zarflar gün sonunda tüm belgelerimizin içine konulacağı zarflardı). Zarfları aldıktan sonra masalara geçip izin ve tebellüğ belgelerini söylenen biçimde doldurduk (Aday no hariç, o daha sonra verilecek). Bu işlemden sonra daha geniş bir bekleme salonuna götürüldük. Burada upuzun masaların etrafına 50'şerli gruplar halinde oturduk. Şubeden aldığımız zarflardaki belgeleri boşaltıp yeni aldığımız zarflara koyduk. Sıcak ve rahatça oturabileceğimiz bu ortamda 30-35 dakika kadar dinlenip, sohbet etme fırsatı bulduk. Bizim grubun sırası gelince tekrar ayağa kalkıp sıralandık. Sarı zarfıyla birlikte iaşe bedelini (Benim 8 YTL idi örneğin) almayan var mı ve birinci dereceden yakını şehit olan var mı gibi sorular sordular. Ardından belgelerimizi sırayla bilgisayar başındaki askerlere ve asal görevlilerine kontrol ettirdik. Hemen sonra da asıl aday numaralarımızı aldık. Böylece yakamızdaki geçici numaraları çıkartıp bu yeni numaraları iğneledik. Elimizdeki izin ve tebellüğ belgelerine de bu yeni numarları yazıp, bu belgelerden 1 tanesini oradaki görevlilere teslim ettik. Ardından doktorun önünde sıraya geçtik herkes optik formunda ilgili alana doktorun adını ve rütbesini yazdı. Doktor hızlıca hepsini imzaladı. Daha sonra tekrar sıraya geçtik ve burada balıkadam var mı gibi sorular soruldu. Bunun ardından yeniden açık havaya çıktık ve bizi sınava gireceğimiz yere taşıyacak otobüsü beklemeye başladık. Bu arada fırsattan yararlanıp yiyecek bir şeyler almak isteyenler oldu ama otobüs hemen gelince otobüse bindik ve sınava gireceğimiz yere götürüldük. Biz vardığımızda bizden önceki 2 grup sıralanmış bekliyordu. Çok geçmeden içeridekilerin sınavı bitti ve biz üç grup (150 kişi) olarak sırayla sınav yerine girdik. Optik form ve kimliğimiz dışındaki belgeleri zarfa koyduk. Sınavımız 11.15'te başladı ve 12.15'te tamamlandı. Sorular ne çok kolay ne de çok zordu. Soru kitapçığı üzerinde işlem yapmak yasaktı, işlemler için küçük bir kağıt vardı. Sınavın ardından optik formlarımızı sırayla teslim ettik ve sıra son işlemlere geldi. Önce herkes zarfının üztüne adını, soyadını ve aday numarasını yazdı, daha sonra da izin ve tebellüğ belgelerinden birini cebine ya da cüzdanına koydu. Bu işlemlerin ardından sarı zarfımızdan çıkan zımbalanmış evraklardan dil belgesi, lisans ve yüksek lisans diploması gibi belgelerin birer kopyasını ayırmamız istendi. Ayırdığımız belgelerin üstüne kırmızı kalemle aday numaramızı yazdık. Görevli subaylar belgeleri son kez kontrol etti ayırdığımız belgeler onlarda kaldı, diğerleri zarfa kondu. Zarfın ağzı kapatıldı ve bantlandı. 15 dakika kadar bir bekleyişin ardından gelen otobüs bizi sınava girdiğimiz yerden alıp nizamiyenin dışına bıraktı. Böylece saat 13.10 gibi tüm işlemlerimiz bitmiş oldu. İçeride bulunan asker ve subayların tavırları son derece iyiydi. Ayrıca kaynamalara olanak tanımayacak bir sistemin oturtulması da sevindiriciydi. Böylece kimse kimsenin hakkını yememiş oldu.
Bunlarda sıkça sorulan soruların cevapları
  • Uzun saç ya da sakala kimse karışmıyor.
  • Cep telefonu getirebilirsiniz ama içeriye girerken bataryasını ayırmanız isteniyor.
  • Sigara içenlere açık alanlarda pek karışan olmadı.
  • Kalem, silgi getirmeye gerek yok. Almak zorunda olduğunuz zarfın içinde hepsi var.
  • Yiyecek, içecek birşeyler almakta fayda var. İşiniz erken bitmezse ve içeride yiyecek içecek alma fırsatınız olmazsa sorun yaşayabilirsiniz.
  • Bence sınava ilk gün girmeyin. İlk gün girenler içeride bizden çok daha fazla kalmış.
  • Ya bir arkadaşınızla gidin ya da aynı grupta bulunduğunuz kişilerle bol bol muhabbet edin. Başka türlü vakit geçmez.
Blog Widget by LinkWithin